13 Aralık 2012 Perşembe
Vücudumuzu paylaştığımız organizmalar : İyi, kötü, güzel ve çirkin
İnsan kendi bünyesi dahilinde zannedildiği kadar da yalnız değil aslında. İçinde çok çeşitli ekosistemler
barındıran insan vücudunu bir süper organizma olarak da kabul edebiliriz. Her birimiz, vücudumuzun içindeki
veya derimizin üzerindeki gözle görülen ve görülmeyen birçok faydalı ve zararlı canlı organizma ile kaynaşmış
durumdayız. Vücudumuzun doğal, sağlıklı mikroflorasını oluşturan faydalı mikroorganizmalar, önemli hastalıklara neden olan bazı mikroplar ve parazitler ile birlikte yaşayan bizler aslında yürüyen birer ekosistemiz.
Bakteriler, virüsler, funguslar ve tek hücreli canlılar olan protozoalardan oluşan yaklaşık 2000 farklı türden,200 trilyon kadar mikroskobik organizma şu anda vücudumuzun içinde yaşıyor, besleniyor, çoğalıyor, savaşıyorve ölüyor. Özelliklede sindirim sisteminde bulunan 1000 kadar farklı türden mikroorganizmanın toplamağırlığı nerdeyse 2 kilogram, bu görülebilecek en geniş mikroorganizma koleksiyonu. Aynı şekilde, derimizinher bir santimetrekaresinde 1 milyondan fazla mikroorganizma konuk ediyoruz. Bir mikroorganizma topluluğu kafatası derisindeki saç kıllarının diplerine tutunup yaşarken başka bir topluluk dirseğimizin kıvrımlarına yerleşiyor.
Ağzımızın içinde ise yüzlerce farklı türde organizma barındığı biliniyor. İnanılmaz değil mi? Bahsettiğimiz
öyle bir çeşitlilik ki, tek bir dişin farklı yüzeylerinde birbirinden tamamen farklı mikroorganizma topluluklarının
bulunması bile mümkün. Yapılan araştırmalar, fizyolojik olarak birbirinden pek de farklı olmayan vücut kısımlarının birbirine benzer mikroorganizma toplulukları içerdiğini gösteriyor. Birbirinden farklı kısımlarda ise, örneğin terleyen koltuk altlarında ve kuru önkol kısımlarında çok farklı mikroorganizmalar bulunuyor. Mikroorganizmalar kirpiklerimizden ayak parmaklarımızın arasına kadar, vücudumuzun her köşesine yerleşmiş durumda. Bu mikropların yaklaşık % 99’unu bakteriler oluşturuyor. Bilinçsizce kullanılan geniş spektrumlu antibiyotiklerin bu doğal mikrofloraya verdiği zarar tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük. Antibiyotikler hastalık yapan bakterilerle birlikte Lactobacillus acidophilus gibi birçok faydalı bakteriyi de öldürüyor. Bu yüzden pek çok insan antibiyotik kullandığı zaman sindirim sisteminde rahatsızlıktan şikâyet ediyor. Günümüzde ise bu durumun bilincine varmış milyonlarca yetişkin, prebiyotik içeren ek gıdalar tüketmeye gayret ederek bağırsaklarındaki probiyotik dengesini korumaya çalışıyor. Trilyonlarca sağlıklı mikroflora vücudumuza nasıl ve ne zaman yerleşiyor?
Yeni doğan bebeklerle yapılan bir çalışma sonucunda araştırmacılar yaklaşık 100 kadar mikroorganizma türünün doğum sırasında vücudumuza yerleştiğini artık biliyor. Başka bazı mikroorganizmalar da doğumdan sonra annelerin derilerinden bebeklere geçiyor. Bebeğin dış çevreyle ve diğer insanlarla teması arttıkça vücuttaki mikroorganizmaların sayısı da giderek artıyor ve mikroorganizmalar çeşitleniyor. Bebek altı aylık olduğunda vücudunda yaklaşık 700 farklı türde mikroorganizma barınıyor, üç yaşına geldiğinde ise her bireyin tıpkı parmak izi gibi, kendine has bir mikrobiyal florası oluşuyor. Gen diziliminin belirlenmesi çalışmaları bebeklerin vücudundaki sağlıklı mikroflorada daha çok fungus türü organizmalar bulunduğunu gösteriyor, yetişkin bir insanın vücudunda ise bakteriler baskın. Bebeklikten itibaren vücutlarında sağlıklı ve dengeli bir mikroflora gelişen insanların bağışıklık sistemlerinin daha kuvvetli olduğunu ve metabolizmalarının daha etkili ve sağlıklı çalıştığını savunan araştırmacılar, anne sütünün bu duruma büyük katkısının olduğunun da altını çiziyor...
İnsan vücudunun içinde gizli ve esrarengiz yaşamlar olduğu, hayli garip görünümlü organizmaların vücudumuza yerleşmiş olduğu fikri kulağa biraz ürkütücü gelebilir, fakat vücudumuzun daimi konukları olan birtakım mikroorganizmalar aslında tamamen zararsızdır. Bu gözle görülemeyen canlıları tanımak ve sağlığımızı nasıl etkiledikleri hakkında bilgi edinmek için yapılan çalışmaların sayısı gün geçtikçe artıyor...
Vücudumuzda mikroflora bulunmasaydı, hepimiz sağlıksız olurduk, tükettiğimiz gıdaları sindiremezdik ve bağışıklık sistemimiz çökerdi. Bu mikroorganizmalar doğduğumuz andan itibaren bizimle ve birbirleriyle uyum içinde yaşıyorlar. Biz onlara yaşamaları için bir ortam sunuyoruz, onlar da bize çeşitli vitaminler ve aminoasitler sağlıyor. Daha da önemlisi hastalık oluşturan hemcinslerine karşı koruyucu bir tabaka oluşturuyorlar. Vücudumuzu paylaştığımız faydalı organizmalarla aramızdaki uyum bazen dışarıdan gelen ve hastalık yapan organizmaların işin içine girmesiyle bir karmaşaya da dönüşebilir. Virüs, bakteri, protozoa ve fungus gibi bazı zararlı mikroorganizmalar vücudumuzu istila edip bulaşıcı ya da kronik hastalıklara neden olabilir. Örneğin nezle, grip, suçiçeği, kızamık, AIDS ve rahim ağzı kanseri gibi hastalıklara bazı virüsler neden olur. Boğmaca, zatürre, verem gibi hastalıklara da bakteriler neden olur. Bazı tropik ülkelerde çok sık rastlanan sıtma hastalığına ise Plasmodim cinsi bir protozoa neden olur. Saç kıran ve ayaklarda görülen mantar hastalıkları fungusların neden olduğu, en bilinen hastalıklar arasındadır. Bu mikroorganizmaların bazıları vücudumuzda zaten bulunur ve bağışıklık sistemi zayıfladığı anda hastalığa neden olurlar, bazıları ise dışarıdan bulaşarak vücudumuzu istila eder.
Zararlı mikroorganizmaların vücudumuzdaki varlıklarını oluşturdukları belirtilerle bir şekilde, ister istemez hissederiz. Ama bazen varlıklarını hissedemediğimiz parazitlerle de vücudumuzu paylaşmak durumunda kalabiliriz.
Parazitler, bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalardır. Bu canlılardan bazıları ancak mikroskopla görülebilirken, bazıları 10-15 metre uzunluğa ulaşabilecek kadar erginleşebilir. Bir parazit, üzerinde yaşadığı canlının besinine, enerjisine ve hatta hücrelerine ortak olarak yaşamın sürdürür. Karın ağrısı, alerjik döküntüler, uykusuzluk, yorgunluk, unutkanlık, iştahsızlık, kansızlık, demir noksanlığı, bulantı, kusma, ishal, kabızlık gibi çok geniş yelpazede belirtilere neden olurlar. Parazitler iyi pişmemiş etleri, iyi yıkanmamış sebzeleri, bulaşık suları tükettiğimizde ağız yoluyla ya da bulaşık toprak ve sulardan deri temasıyla vücudumuza girer. Bazıları da sivrisinek ve karasinek ısırmalarıyla vücudumuza yerleşir. Parazitler sadece bağırsaklara değil vücudumuzun hemen hemen her yerine, örneğin akciğere, karaciğere, kaslara, eklem yerlerine, beyne, deriye ve hatta gözlerimize yerleşirler. Bazı insanlar sürekli açlık hissi ile kıvranır ve devamlı yemek yeme ihtiyacı duyar ama bir türlü kilo almazlar. Belki de farkında olmadan yedikleri ve içtikleri tüm gıdalar vücutlarında yaşayan parazitler tarafından tüketiliyor ve geriye sadece hiçbir besin maddesi içermeyen bir posa ve parazitlerin dışkıları kalıyordur. Bu parazitlerle ilgili en önemli gerçeklerden biri de hayli gelişmiş bir hayatta kalma mekanizmalarının olması. Tek yaptıkları şey yemek, içmek ve üremek. Daha da kötüsü, çok hızlı çoğaldıkları için bu organizmalardan kurtulmamız o kadar da kolay olmuyor, üstelik vücudumuza yerleştikleri andan itibaren 10-30 yıl içimizde kalabiliyorlar. Genelde tıbbi olarak teşhis edilmeleri de çok zor. Fakat bazı parazit solucanların neden olduğu hastalıkların, örneğin fil ayağı hastalığının belirtilerini gözden kaçırmak pek de mümkün değil. İnsan vücudu binlerce farklı türde parazite ev sahipliği yapabilir. Bunlar arasında yuvarlak solucanlar, kıl kurdu, çengelli kurtlar, kamçı kurtları, tenya (şerit) kurtları en yaygın olanlardır. İstatistiki değerlere baktığımızda dünya genelinde yaklaşık 1.5 milyar insanın vücutlarında yuvarlak solucan barındığını görüyoruz. Kamçı kurtlarının yaklaşık 1 milyar insanı, kancalı kurtların ise nerdeyse 1.3 milyar insanı enfekte ettiği belirtiliyor. Son derece zararlı canlılar olan parazitlerden korunmanın temelinde, yenilen içilen gıdaların temiz ve sağlıklı olması, çiğ olarak tüketilen yiyeceklere çok dikkat edilmesi ve genel hijyen kurallarına uyulması yatıyor. Şimdiye kadar bahsettiklerimiz vücudumuzun içinde bulunan parazitlerdi, bir de hepimizin bildiği bit, pire, kene, uyuz böcekleri gibi dış parazitleri de düşünürsek aslında sandığımızdan daha fazla parazit ile iç içe yaşadığımızı fark ederiz. Ürkütücü, ama hayatın gerçeklerinden biri, hiç birimiz sandığımız kadar yalnız değiliz!
Özlem Kılıç EKİCİ, Bilim ve Teknik, Sayı 524, Temmuz 2011
21 Şubat 2012 Salı
FETİH 1453
Fetih 1453 dediğimizde filmi duymayan, bilmeyen yoktur sanırım... Ben de 1 senedir filmin gösterime girmesini bekleyen meraklılardanım, bundandır ki filme baya beklentili gittim, e bu da kötü oldu tabi..Başlangıcı oldukça etkileyici bir film, 672 yılında Hz. Muhammed'in evinde başlıyor, Fatih'in doğduğu günden alıp, siyasi gelişmeleri işleyerek devam ediyor..
Filmin geneli, okulda gördüğümüz Osmanlı tarihindeki klişe bilgilerin yansıtılmasından ibaret, elbet insanların çektikleri zorlukların anlatıldığı etkileyici birçok nokta var, ama ''aa bu da mı olmuş?'' şeklinde şaşırtıcı bir nokta yakalamayı bekledim ben hep. Ulubatlı Hasan'ın çok ön planda işlenmesi, ama bunun yanında savaş boyu ordu yanında seferde bulunan Akşemsettin'in sanki savaş ortasında bölgeye gelmiş gibi gösterilmesi; senaryonun, Sultan Mehmed'in savaşın arka planında uyguladığı zeki savaş taktiklerine girmek yerine savaşı direk yansıtması; olayın kopma noktası olarak bildiğimiz, gemilerin karadan yürütülerek - ki bu görülmemiş bir taktikti - Haliç'e indirilmesi olayına sadece değinilmesi eksikliklerden birkaçı idi...Örneğin, Akşemsettin ile konuştuktan sonra Fatih gemileri karadan yürütmeyi nasıl düşündü, tam da savaş kaybediliyor denirken buna nasıl cesaret etti, tam olarak nasıl uygulandı? Bunlara değinilseydi çok da güzel olurdu. Bazı kronolojik hataların olduğu da bir gerçek, örneğin Eyüp Sultan'ın mezarının fetihten sonraki senelerde bulunduğunu yazar tarih kitapları, ama filmde fetih esnasında gidilmekte mezara...
Filmin her noktasında Fatih Sultan Mehmed'in kararlılığı ve iman kuvveti, genç yaşında göstermiş olduğu cesareti vurgulanmakta, bu Fatih'i yansıtmak için doğru ama eksik, zekası daha ön planda olmalıydı diye düşünüyorum. Hiç mi iyi nokta yok denirse, elbetteki etkilendiğim, burası gerçekten övgüyü haketmiş dediğim sahnelerden bir-iki örnek : 29 Mayıs sabahı surlar önünde cemaat olarak kılınan namaz sahnesi , lağımcıların kazdığı tünelllerle yıkımda olan büyük etkilerinin anlatıldığı sahneler vb...
Şimdiye kadar yapılmış Türk sinemasının en büyük bütçeli filmi diye biliyorum Fetih 1453'ü...Bu büyük bütçeyle,filmin başlangıç ya da sonunda, 'fetihin bir çağ kapatıp bir çağ açtığı', 'Fetih için tarihin en büyük topunun döküldüğü' ,'İlk kez karadan gemilerin kaydırılması tarzı zekice bir taktik uygulandığı' gibi savaşın ''en'' lerinin küçük notlar halinde yer alması; ve en önemlisi, salı günü fethedilen şehirde, cuma günü Ayasofya'da kılınan cuma namazı ve namazda Fatih'in secdeye varışıyla filmin bağlanması çok etkileyici olurdu.
Oyunculuk açısından baktığımda, Ulubatlı Hasan rolüyle İbrahim Çelikkol, rolünün hakkını en iyi veren oyuncu idi. Fatih Sultan Mehmet'i canlandıran Devrim Evin'in de genele göre iyi olduğunu düşünüyorum.
Kendime göre naçizane fikirlerimi söyledim, atladığım,eksik olan çok şey olabilir, Faruk Aksoy'un ve ekibinin emeğine saygımın sonsuz olduğunu söylemeden geçmek istemem tabi, tarihimizi unutanlara yeniden hatırlattıkları için...
Filmin geneli, okulda gördüğümüz Osmanlı tarihindeki klişe bilgilerin yansıtılmasından ibaret, elbet insanların çektikleri zorlukların anlatıldığı etkileyici birçok nokta var, ama ''aa bu da mı olmuş?'' şeklinde şaşırtıcı bir nokta yakalamayı bekledim ben hep. Ulubatlı Hasan'ın çok ön planda işlenmesi, ama bunun yanında savaş boyu ordu yanında seferde bulunan Akşemsettin'in sanki savaş ortasında bölgeye gelmiş gibi gösterilmesi; senaryonun, Sultan Mehmed'in savaşın arka planında uyguladığı zeki savaş taktiklerine girmek yerine savaşı direk yansıtması; olayın kopma noktası olarak bildiğimiz, gemilerin karadan yürütülerek - ki bu görülmemiş bir taktikti - Haliç'e indirilmesi olayına sadece değinilmesi eksikliklerden birkaçı idi...Örneğin, Akşemsettin ile konuştuktan sonra Fatih gemileri karadan yürütmeyi nasıl düşündü, tam da savaş kaybediliyor denirken buna nasıl cesaret etti, tam olarak nasıl uygulandı? Bunlara değinilseydi çok da güzel olurdu. Bazı kronolojik hataların olduğu da bir gerçek, örneğin Eyüp Sultan'ın mezarının fetihten sonraki senelerde bulunduğunu yazar tarih kitapları, ama filmde fetih esnasında gidilmekte mezara...
Filmin her noktasında Fatih Sultan Mehmed'in kararlılığı ve iman kuvveti, genç yaşında göstermiş olduğu cesareti vurgulanmakta, bu Fatih'i yansıtmak için doğru ama eksik, zekası daha ön planda olmalıydı diye düşünüyorum. Hiç mi iyi nokta yok denirse, elbetteki etkilendiğim, burası gerçekten övgüyü haketmiş dediğim sahnelerden bir-iki örnek : 29 Mayıs sabahı surlar önünde cemaat olarak kılınan namaz sahnesi , lağımcıların kazdığı tünelllerle yıkımda olan büyük etkilerinin anlatıldığı sahneler vb...
Şimdiye kadar yapılmış Türk sinemasının en büyük bütçeli filmi diye biliyorum Fetih 1453'ü...Bu büyük bütçeyle,filmin başlangıç ya da sonunda, 'fetihin bir çağ kapatıp bir çağ açtığı', 'Fetih için tarihin en büyük topunun döküldüğü' ,'İlk kez karadan gemilerin kaydırılması tarzı zekice bir taktik uygulandığı' gibi savaşın ''en'' lerinin küçük notlar halinde yer alması; ve en önemlisi, salı günü fethedilen şehirde, cuma günü Ayasofya'da kılınan cuma namazı ve namazda Fatih'in secdeye varışıyla filmin bağlanması çok etkileyici olurdu.
Oyunculuk açısından baktığımda, Ulubatlı Hasan rolüyle İbrahim Çelikkol, rolünün hakkını en iyi veren oyuncu idi. Fatih Sultan Mehmet'i canlandıran Devrim Evin'in de genele göre iyi olduğunu düşünüyorum.
Kendime göre naçizane fikirlerimi söyledim, atladığım,eksik olan çok şey olabilir, Faruk Aksoy'un ve ekibinin emeğine saygımın sonsuz olduğunu söylemeden geçmek istemem tabi, tarihimizi unutanlara yeniden hatırlattıkları için...
4 Eylül 2011 Pazar
Anlayamıyorum Tanrım...Anlayamıyorum...
Adamın biri bir gece bir rüya görmüş:
Upuzun bir kumsal boyunca yanında tanrı ile yürüyormuş. Onlar yürürken de, tam karşılarında gökyüzünden, bir film şeridi gibi adamın hayatından sahneler geçiyormuş.
Kumsal adamın hayat yolu imiş sanki...
Adam kumda iki çift ayak izi kaldığına dikkat etmiş.Ayak izlerinin bir çifti kendisine, diğeri ise Tanrı'ya aitmiş.
Hayatının son sahnesi de gökyüzünden geçtikten sonra adam, kumdaki ayak izlerine boydan boya bir daha bakmış.
Ve birden bir şey dikkatini çekmiş :
Hayat yolunun pekçok bölümünde kumda sadece bir çift ayak izi görülüyormuş ve adam dehşet içinde fark etmiş ki; ayak izleri, hayatının en kötü, en acı anlarında teke iniyor.
En acı zamanlarda hayat yolunda yapayalnız yürüdüğünü fark etmek onu fena halde rahatsız etmiş.
Ve Tanrı'ya sormaya karar vermiş:
''Tanrım... Eğer sana inanırsam, senin yolundan gidersem her zaman yanımda olacağını ve her zaman yanımda yürüyeceğini söylemiştin...
Oysa hayat yoluma bakıyorum. En zorlu, en çetin ve en acılı zamanlarımda sadece bir çift ayak izi görüyorum kumda.Anlayamıyorum Tanrım anlayamıyorum. Hayatın kolay günlerinde yanımda yürüyorsun da sana en muhtaç olduğum anlarda beni neden terk ediyorsun?''
Tanrı gülümseyerek cevap vermiş :
''Ben seni çok sevdim ve hiç terk etmedim. Hayat yolundaki o zorlu sınav günlerinde, en acılı ve en kötü anlarında, kumda hep bir çift ayak izi gördün.
Çünkü o zaman ben, seni kucağımda taşıyordum!''
25 Ağustos 2011 Perşembe
bugünlerde bundan ibaret olmak
Garip bir ruh hali içerisinde olup, garipliğini bile bile bir çözüm getirmeyeceksin, çözüm getirmek için kılını bile kıpırdatmak istemeyeceksin, halinden bir hoşnutsuzluk duyacaksın, ama o hoşnutsuzluk kadar bir kabullenme, bir üşengeçlik var olacak tee iliklerinde. Sabah kalkacaksın yataktan, yine aynı güne gözlerini açmış gibi hissedeceksin ve bileceksin ki bugün de yine bir şey yapmak istemeyeceksin, yeni bir şey yapmak istemeyeceksin, gelmeyecek ya içinden. Yine öylesine dolanacak o deli ama şu aralar durulmuş kan damarda. Açacaksın bilgisayarını, dolaşacaksın şöyle bir yine her gün baktığın yerlerde, kim nerede ne zaman ne yapmış gibi ayrıntılarda takılıp kalacaksın, sonra kapatıp eline kitabını alacaksın, kaldığın sayfayı açıp akıcılık arayacaksın, sonra belki 20 sayfa okuyup bir bahane bulup onu da kapatacaksın. Hep bir şeyler arayacaksın, ama bulduğunu düşündüğün şeyi de yabana atacak o günü de aynı şekilde kenara koyacaksın ya, beynin her şeye kilitlenmiş olacak, herkesten her sözden kaçıp kendini sadece düşüncene kapatacaksın, ama düşüncenden de kaçacaksın...
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Risk, hayattır
''Gülmek ''SAFTIR'' denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise ''DUYGUSAL'' görünme riskini...
Birine yaklaşmak ''KENDİNİ KAPTIRMA'' riskini göze almaktır.
Sevdiğini söylemek ''SEVİLENİ YİTİRME'' riskini...
Düşüncelerini söylemek ise ''DOKUZ KÖYDEN KOVULMA'' riskini
Umutlanmak ''HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA'' riskini göze almaktır.
Sevmek ise ''KARŞILIK GÖRMEME'' riskini...
Ama riskler alınmalıdır, hayatımızın en büyük riski, risk almamaktır.
Çünkü yaşamak, ''ÖLMEK'' riskini göze almaktır...''
Ağlamak ise ''DUYGUSAL'' görünme riskini...
Birine yaklaşmak ''KENDİNİ KAPTIRMA'' riskini göze almaktır.
Sevdiğini söylemek ''SEVİLENİ YİTİRME'' riskini...
Düşüncelerini söylemek ise ''DOKUZ KÖYDEN KOVULMA'' riskini
Umutlanmak ''HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA'' riskini göze almaktır.
Sevmek ise ''KARŞILIK GÖRMEME'' riskini...
Ama riskler alınmalıdır, hayatımızın en büyük riski, risk almamaktır.
Çünkü yaşamak, ''ÖLMEK'' riskini göze almaktır...''
18 Ağustos 2011 Perşembe
O 45 saniye...
17 Ağustos 1999, sabah saat 03.02' de çatladı yeryüzü...
Şanslı olanlar koştu dışarı yarı yıkık binalardan, ortalık çığlık, ortalık toz, ortalık duman... Yerde bir çocuk oyuncağı ayağa takılan, sahibinin nerede olduğu meçhul olan. Dakikalar önce yataklarında uyurken, şimdi beton yığınları arasında kalan bir milyon insan... Bir kız çocuğunun sesi duyuldu enkazdan, acılar içinde bağıran, yalvaran. Yanında anne, babası uzanan, ama sesleri çıkmayan. Bağırdı tekrar o ses beton yığınının altından : ''Kurtarın, annem yanımda yatıyor, bana dokunuyor ama sesi çıkmıyor'', sonra dedi ki aynı ses, ''duyuyorum nefesini hissediyorum, nefes alıyor, ama bir şey yapamıyorum, annemle babamı kurtarın, ben burada kalırım.'' Onlar, birkaç saat sonra da olsa birbirlerine kavuşan şanslı insanlardan. Metrelerce derinde, saatlerce bağırıp, gün ışığını tekrar göremeyen binlerce insan yitti Marmara'da. 17 Ağustos 1999'da...
Biz, depremi yaşamayan çoğunluk, aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Çünkü ne annemizin, ne babamızın ne de kardeşimizin çığlığını duyduk enkaz altından. Dinlediğimizde bile kötü olduğumuz o acıyı, küçücük yürekler, sayısız ana babalar tattı Gölcük'de, Adapazarı'nda. Ateş hep ve her zaman düştüğü yeri yaktı. Hatırlamak için değil unutmamak için...Bu acı gerçekliği yeni bir depremde hiçbirimizin tekrar yaşamaması umuduyla...
Şanslı olanlar koştu dışarı yarı yıkık binalardan, ortalık çığlık, ortalık toz, ortalık duman... Yerde bir çocuk oyuncağı ayağa takılan, sahibinin nerede olduğu meçhul olan. Dakikalar önce yataklarında uyurken, şimdi beton yığınları arasında kalan bir milyon insan... Bir kız çocuğunun sesi duyuldu enkazdan, acılar içinde bağıran, yalvaran. Yanında anne, babası uzanan, ama sesleri çıkmayan. Bağırdı tekrar o ses beton yığınının altından : ''Kurtarın, annem yanımda yatıyor, bana dokunuyor ama sesi çıkmıyor'', sonra dedi ki aynı ses, ''duyuyorum nefesini hissediyorum, nefes alıyor, ama bir şey yapamıyorum, annemle babamı kurtarın, ben burada kalırım.'' Onlar, birkaç saat sonra da olsa birbirlerine kavuşan şanslı insanlardan. Metrelerce derinde, saatlerce bağırıp, gün ışığını tekrar göremeyen binlerce insan yitti Marmara'da. 17 Ağustos 1999'da...
Biz, depremi yaşamayan çoğunluk, aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Çünkü ne annemizin, ne babamızın ne de kardeşimizin çığlığını duyduk enkaz altından. Dinlediğimizde bile kötü olduğumuz o acıyı, küçücük yürekler, sayısız ana babalar tattı Gölcük'de, Adapazarı'nda. Ateş hep ve her zaman düştüğü yeri yaktı. Hatırlamak için değil unutmamak için...Bu acı gerçekliği yeni bir depremde hiçbirimizin tekrar yaşamaması umuduyla...
16 Ağustos 2011 Salı
Kim Neler Söylemiş...eyvah eyvah !
Ya haklı olsalardı...
''Artık Yeni hiçbir şey yok, icat edilebilecek her şey icat edildi''
Charles H. Duell, Amerikan Patent Dairesi Başkanı, 1899
''Denizaltıların savaşta ne işe yarayabileceğini anlamadım. En fazla mürettebatın boğularak ölmesine neden olabilir.''
H.G Wells
''Atlar her zaman kullanılacaktır, otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.''
Henry Ford'un talebi üzerine otomotiv sektörünün geleceği hakkında ekspertiz veren bir banka müdürü, 1903
''Uçaklar hoş oyuncaklar, ama askeri bir değerleri yok.''
Mareşal Ferdinand Foch
1. Dünya Savaş'ında Fransız orduları başkomutanı,1911
''Televizyon en geç 6 ay içerisinde piyasadan silinecektir.İnsanlar her akşam böyle bir kutuya bakmak istemezler.''
Daryik F. Zanuck
Twenty Century Fox'un başkanı, 1944
''Bilgisayarlar gelecekte sadece 1.5 ton ağırlığında olacaklar''
Popular Mechanics Dergisi, 1949
''İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmaları için herhangi bir neden göremiyorum''
Kenneth Olsen, Digital Equipment Corp.'un başkanı, 1977
''Sound'larını beğenmedim, ayrıca gitar gruplarının modası geçti.''
Decca Record Plak firmasının bir yöneticisi
söz ettiği grup Beatles, 1962
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Şans ve Ben aynı cümle kuruluşunda yer almayız...
Bu bir rüya değil, şaka da değil, tamamen başıma gelmiş olaylar silsilesidir. Okuduğum bölüm gereği, üst düzey özelliklere sahip bir laptop, iyi bir fotoğraf makinesi, harici hard disk, en az 10 gb'lık bellek falan gibi çok fazla ihtiyacım vardı, sürekli taşımak külfet tabi.Sonra bir de çıktı aldığım yerlerden bulaşan çeşit çeşit virüsler de cabası. 2007 senesinde zamanının çok iyi özelliklerine sahip bir laptobum olmasıyla başlar son bulmayacak hikayemiz.Hani benim oldu ya o laptop, işte artık ona yazık olmuştu. İlk yaz arkadaşımın ayağı kablosuna takıldı, ana kart zarar gördü ve değişmek zorunda kaldı. Onu geçtim, çıktı aldığım yerlerden bulaşabilecek en belalı virüsler bizi buldu ve biz onları hiç temizleyemedik format olmadan.Geçen yaz ekran kartında sorun yaşadık. Bu yaz da kendisi mefta oldu.Ana kartın üzerinde kabarmalar varmış yapılamazmış. Bazen laptop benim olduğu için,sorun 10000 de bir görülen bir sorun da olsa onun beni bulduğunu düşünüyorum.
Gelelim, olympus marka işimiz görebilecek ama bir o kadar da naif fotoğraf makineme. 1 sene duygusal anlar yaşadık, kimse yoktu ama o vardı, sıkılınca şak şak kendi resimlerimi çekebiliyordum en azından. İtalya'ya ödünç verdim 6 aylığına, geldiğinde artık objektifi açılmaz olmuştu. sonra onu firmaya gönderdik, garanti süresinde olmasına rağmen neymiş efem bizim hatamızmış, arkadaş biz bir şey yapmadık diyorum, bir kere düşmüş olsun hadi, millet 10 kere düşürür bir şey olmaz, benimkini elinde sallasan kesin bozulur zaten.Tüketici haklarıdır falan baya uğraştım, kampüs Urla'da olduğundan resmen işkenceydi benim için, süründüm, ama bayrağı da elimde tutmalıydım. O arada makinenin garanti süresi bitti, bir de o derdi anlatmaya çabalıyorum her seferinde. Neyse yaklaşık 1 senelik uğraştan sonra, dedim alın ya parasını yapın makineyi ! Yapıldı, 1 ay sonra aynı sorun. Tekrar gönderdim, bu sefer o sorunu düzeltip, başka bir yerini bozmuşlar, lanetler okuyarak, açıklamalarla, umutsuzca tekrar gönderdim. Ve o makine geri gelmedi. Firmaya gittim, bize ulaşmamış dediler, kargoya gittim, isim kaydınız yok dediler, makbuz ev taşırken kaybolmuş zaten. 1 sene de geçti aradan, şuan hiçbir şey yapamıyorum. Nerede bir fotoğraf makinesi görsem gözlerim dolu dolu olur, içlenirim anca.
Sözün özü, artık ben bir şeyi kargoya verirken elimden alıyorlar, benim verdiğim kargo kaybolurmuş; uçağa binerken iyi okuyacakmışım kendimi; yamaç paraşütü yapacağım zaman, benim paraşüt kesin açılmaz diye atladım, ama orada şansım yaver gitti, yoksa inan ölümü göze almıştım, açılmayabilirdi çünkü !
Gelelim, olympus marka işimiz görebilecek ama bir o kadar da naif fotoğraf makineme. 1 sene duygusal anlar yaşadık, kimse yoktu ama o vardı, sıkılınca şak şak kendi resimlerimi çekebiliyordum en azından. İtalya'ya ödünç verdim 6 aylığına, geldiğinde artık objektifi açılmaz olmuştu. sonra onu firmaya gönderdik, garanti süresinde olmasına rağmen neymiş efem bizim hatamızmış, arkadaş biz bir şey yapmadık diyorum, bir kere düşmüş olsun hadi, millet 10 kere düşürür bir şey olmaz, benimkini elinde sallasan kesin bozulur zaten.Tüketici haklarıdır falan baya uğraştım, kampüs Urla'da olduğundan resmen işkenceydi benim için, süründüm, ama bayrağı da elimde tutmalıydım. O arada makinenin garanti süresi bitti, bir de o derdi anlatmaya çabalıyorum her seferinde. Neyse yaklaşık 1 senelik uğraştan sonra, dedim alın ya parasını yapın makineyi ! Yapıldı, 1 ay sonra aynı sorun. Tekrar gönderdim, bu sefer o sorunu düzeltip, başka bir yerini bozmuşlar, lanetler okuyarak, açıklamalarla, umutsuzca tekrar gönderdim. Ve o makine geri gelmedi. Firmaya gittim, bize ulaşmamış dediler, kargoya gittim, isim kaydınız yok dediler, makbuz ev taşırken kaybolmuş zaten. 1 sene de geçti aradan, şuan hiçbir şey yapamıyorum. Nerede bir fotoğraf makinesi görsem gözlerim dolu dolu olur, içlenirim anca.Sözün özü, artık ben bir şeyi kargoya verirken elimden alıyorlar, benim verdiğim kargo kaybolurmuş; uçağa binerken iyi okuyacakmışım kendimi; yamaç paraşütü yapacağım zaman, benim paraşüt kesin açılmaz diye atladım, ama orada şansım yaver gitti, yoksa inan ölümü göze almıştım, açılmayabilirdi çünkü !
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Mimarsan, uyumazsın...
Dışarıdan bakıldığında kulağa oldukça hoş gelen, herkesin ''ya ne kadar güzel, bir şeyler yaratıyorsun'' diye tanımladığı, eğitimini alanlarınsa ''sürünüyoruz, uyumak istiyoruz, tuvalete gitmek için, banyoya girmek için vaktimiz olsun istiyoruz'' cinsinden tanımladığı bir meslek mimarlık. Ha biz böyle söyleyince genelde ''nasıl yani'' diye tepkiyle karşılaşırız. Öyle işte, hem de aynen öyle, abartı falan değil. Şimdi uyku kısmını ele almak üzere, hadi okul hayatımıza bir bakalım.

Genel manada zordur eğitimi mimarlığın. Zorluğu oturup sürekli bir şeyler öğrenme kaynaklı değildir, öğrenirsiniz elbet, ama zorluğu en başta UYUMAMAKTIR. Bildiğiniz uyumazsınız. Okuldayken, diğer bölümlerdeki arkadaşlarımla muhabbet ederdik ''Sabahlayacağım bugün'' dediğimde, ''biz de, ne var yani'' derlerdi. Sabahın 5' inde onları aradığımda hepsi uyuyor olurlardı. Çünkü bizim sabahlamamız hiç uyumamaktı, onların ki ise çoğu zaman, en geç sabah saat 4'te uyumak. Üstelik bu sabahlama muhabbeti yazıktır ki 1 günle sınırlı kalmaz, yani 1 gün sabahlayıp ertesi gün uykunun dibine vuramazsınız.Final ve vize zamanı harici genellikle 3'ten önce yatmaz, vize, final, jüri zamanları sabah 7 de yatıp aynı sabah 8'de kalkar, bilinçsizce kahvaltı yapar, bilinçsizce çizer, bilinçsizce kesip biçmeye devam edersiniz.Bu süreç 10 gün sürer. 1. sınıftayken efsanemdir, 144 saat uyumayıp, kendimi yatağa atmamak için yurt kantininde yapmıştım projeyi. Sonunda ateşler içerisinde projeyi teslim edip, odada halının üzerinde bayılıp kalmışım.18 saat sonra benden ses çıkmaması üzerine, yaşıyor muyum diye kapıya geldiklerinde açlıktan ölmek üzere olduğum fark edilmiş, 2 lokma yemek yedirilip şefkatle yatağıma yatırılmışım. Zaten 1. sınıfta neye uğradığınızı şaşırırsınız önce, bazen, hiç uyumasanız bile sanki hiç bir şeyi yetiştiremeyecekmişsiniz gibi duygulara bürünür o naçizane beden. Üstüne, hocaların gazabı gelir, aynı hoca 3 ayrı dersinize girer, hepsi için ayrı ayrı sabahlayacağınızı, vaktinizin olmadığını bilmesine rağmen ''uyumazsınız hiç artık'' diyerek yeni ödevler bindirir sırtınıza. E sonra yavaş yavaş alışırsınız, bağışıklık yapar uykusuzluk tabi üst sınıflarda. En zoru yaz tatiline girdiğinizde, sabahın 4'lerine kadar uyumamaya devam edersiniz ve evdekilerden fırçayı yersiniz.
Her şeyi buraya sığdıramamakla beraber (her yazıda ayrı bir özet konusundan bahsetmek üzere) yazının çok da uzamamasını, okuyanları sıkmamasını dilediğimden, şu okuduklarınız yaşananların sadece bir özeti demeden geçemeyeceğim. Öyle tv'de görülen Şehrazat gibi pembe değil hiçbir şey.sonra bir de okul bitince yaşananlar var ki o yaraya parmak basmıyorum, bölüme girmek isteyenlerin gözü daha fazla korkmasın diyerekten, bu arada bahsedilen eğitimde İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü'ne has eğitim anlayışları olsa da, genelleme yine de bütün mimarlık fakülteleri adına yapılır bence, herkese sevgiler =)
12 Ağustos 2011 Cuma
Tarihin En Kısa Ama En Etkili Konuşması...
''Winston Churchill, İngiltere başbakanlığı görevinden ikinci kez istifa ederek ayrıldığı zaman, Oxford Üniversitesi'nin mezuniyet töreninde konuşmak üzere davet edilmişti. Sir Winston, protokolde kendine ayrılan yere o alışılmış kıyafetiyle, her zaman onun simgesi gibi görülen yuvarlak şapkası, yelekli takım elbisesi ve purosu ile oturmuştu.
Oldukça uzun bir tanıtımdan sonra kürsüye doğru yürüdü. Önündeki mikrofonu iki eliyle kavrayarak birkaç uzun saniye boyunca şöyle bir duraksadı ve izleyicilere baktı.Sonra, tam o kendine has tarzıyla tam 30 saniye daha onlara baktı ve şöyle dedi :
''Asla, asla, asla vazgeçmeyin!''
Tekrar uzun bir duraklamadan sonra çok daha seçkin ve kuvvetli bir tonda tekrar etti :
''Asla, asla, asla vazgeçmeyin!''
Seyircilere gözlerini dikip birkaç saniye daha uzun uzun baktı ve yerine oturdu.
Bu sunuş, tarihte gelmiş geçmiş en kısa ve en önemli sunuş olmuştur.Aynı zamanda da Churchill'in en unutulmaz konuşmalarından birisidir.''
Kendi Kutup Yıldızını Bul, Nüvide Gültunca Tulgar
11 Ağustos 2011 Perşembe
Edi ve Büdü
Edi ve Büdü deyince, 80-95 yılları arası doğup, çocukluğunu da aynı dönemde yaşamış bütün herkesin gülümsemesini görür gibi olurum. Bu iki kahramanı, evine onları kucaklayarak misafir eden bir nesiliz biz.Hani birlikte büyüdük, uyuduk, uyandık,yedik,içtik falan. Bir ara zorunlu ihtiyaçlarımı giderirken, anneme tv'nin sesini sonuna kadar açtırıp, o anlarımı bile onları dinleyerek geçirdiğimi hatırlıyorum. Evde de ben Büdü idim, kardeşim de Edi. İki tane örgüden oyuncağımız vardı. Canım ananeciğim örmüştü bize Edi ve Büdü'yü. Ama biz onları hep kardeşçe büyüttük, onları izlerken, ''bunlar erkek neden aynı evde yaşıyorlar?'' demedik. Çünkü hiç öyle bi hissiyat vermediler onları izlediğimizde. O yüzden şaşırdım Edi ile Büdü'nün evlendirilmeye çalışılmasına. Bu teklifi sunanlar, bu olayın LGBT (Lezbiyen, gay, biseksüel, transgender) haklarına destek olacağını belirtmişler. İyi hoş da, bu bir incelikse, bu iki kahramanla büyümüş milyonlarca insanın Edi ve Büdü hakkındaki hayalleriyle, onların şimdiye kadar akıllarda sahip oldukları yerle bu kadar kolay oynamak da tam tersi bir davranış değil de nedir? Ben bu iki harika Susam Sokağı karakterini, evet ayrı düşünemiyorum, ama şuna eminim ki evli de düşünemiyorum. Bilmem siz ne dersiniz...
Kelebekleri İtmeyin!...
Adam fısıldadı : ''Tanrım konuş benimle''
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı : ''Tanrım konuş benimle.''
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu
Adam etrafına bakındı ve,
''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı :
''Tanrım bana bir mucize göster''
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı :
''Dokun bana tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla ne olur!..''
Bir kelebek kondu adamın omzuna
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle
uzaklaştırdı...
Bütün Dünya Dergisi, Mayıs 2002
10 Ağustos 2011 Çarşamba
kısa zamanda biçok şey oldu
Baya bi gezdim bu ara, İstanbul, Fethiye..Hepsi plansız olsa da çok güzeldi, özellikle Fethiye.Tabi kuzenimin hastalığını öğrenmek falan yıpratıcı oldu ama olan güzel şeyler de vardı. Uzun zaman sonra ilk kez kendimi iyi hissettim biri sayesinde, gerçekten sevebilmeye hazır hissettim tekrar, ona saygı duydum falan, ama sonra anladım ki, bu duyguları barındıran çok az insan var artık. Güzel şeylerin kısa sürüyor olmasına alıştırmalıyım bence artık kendimi... O zaman hem tatilde, hem de yalnız değildim; ama şimdi hem evde, hem de yalnızım, bence de yalnızlık kötü...
Bu bana kötü hissettiren tarafı elbet, iyi olan yanlarını saymak daha mutlu eder çoğu zaman, bu bir kaçıştır ama işe de yarar hani. Arkadaşlarla çok kaliteli bir tatil geçirdik, uyumaya vaktimiz kalmadığı için yemek yemeye bile üşeniyorduk işte.Hangi gün neyi yapacağımızı şaşırdık, yeni insanlar güzel ortamlar... Ölüdeniz'i özlemişim, Muğla'yı da sevdim, en kısa zamanda tekrar orada olmak istiyorum.Planlarımın arasına sığıştırdım bunu. Öyle işte :)
Bu bana kötü hissettiren tarafı elbet, iyi olan yanlarını saymak daha mutlu eder çoğu zaman, bu bir kaçıştır ama işe de yarar hani. Arkadaşlarla çok kaliteli bir tatil geçirdik, uyumaya vaktimiz kalmadığı için yemek yemeye bile üşeniyorduk işte.Hangi gün neyi yapacağımızı şaşırdık, yeni insanlar güzel ortamlar... Ölüdeniz'i özlemişim, Muğla'yı da sevdim, en kısa zamanda tekrar orada olmak istiyorum.Planlarımın arasına sığıştırdım bunu. Öyle işte :)
22 Temmuz 2011 Cuma
Geri döndüm
Herkese miriba :)
Daha önceleri vardı bi bloğum, ama öyle bi boşvermiştim ki herşeyi, tabi o da silinmiş gitmiş.E yazmayı seviyorum malum. Tekrardan döndüm o yüzden. Bu sefer daha iyi olması dileğiyle...
Daha önceleri vardı bi bloğum, ama öyle bi boşvermiştim ki herşeyi, tabi o da silinmiş gitmiş.E yazmayı seviyorum malum. Tekrardan döndüm o yüzden. Bu sefer daha iyi olması dileğiyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




